Hasan Yıldırım, Ulaş Sevinç / 16 Eylül 2026
15 Eylül sabaha karşı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda 11 ilde 42 adrese düzenlenen ev baskınlarında, DEM Parti içinde faaliyet gösteren Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (SYKP) Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz’in de aralarında bulunduğu 39 kişi gözaltına alındı.
“İtirafçı” beyanlarına dayandırılan soruşturmanın toplam 52 kişiyi hedef aldığı, gözaltına alınanların önemli bir bölümünü daha önce Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) içinde faaliyet yürütmüş kişilerin oluşturduğu bildirildi. Açıklamalara göre ayrıca Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Partizan ve Kaldıraç okuru kişiler de gözaltına alındı. Bu, Şubat 2026’da en az 77 ESP üyesinin tutuklanmasının ardından sol örgütlere yönelik kriminalizasyon harekâtında yeni bir adımdır. Baskınlar, üç gün içinde tırmanan bir saldırı dalgasının doruk noktasını oluşturdu.
12-13 Eylül’de aralarında İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin’in de bulunduğu 15 ilde LGBTİ+ derneklerine, aktivistlere ve bazı işletmelere yönelik eş zamanlı operasyonlar düzenlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’e göre “Ailem Güvende” adı verilen soruşturmalar 162 “şüpheli”, 9 dernek ve 13 işletmeyi kapsıyor. İstanbul merkezli soruşturmada 26 kişi gözaltına alındı; Ankara’da Türkiye’nin ilk resmî LGBTİ+ derneği olan Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurulu üyeleri ev baskınlarıyla gözaltına alındı; İzmir’de gözaltına alınan 18 kişiden 16’sı tutuklandı.
Yetkililer operasyonu “çocukların ve ailenin korunması” ile gerekçelendiriyor. Gürlek, operasyonların doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ve 2 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi doğrultusunda yürütüldüğünü açıkladı. Genelge, “cinsiyetsizleştirme”yi aile kurumunu ve “nesilleri” tehdit eden “zararlı akımlar” arasında sayıyor.
LGBTİ+ birey ve örgütler, Erdoğan’ın iktidardaki İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından uzun zamandır bir hedef hâline getirildiler. Bu, derinleşen ekonomik krizden ve hükümetin sosyal saldırılarından kaynaklanan kitlesel öfkeyi saptırmaya yönelik bilinçli bir günah keçisi siyasetidir. Ancak burada yaratılan hukuki emsaller —“müstehcenlik”, “kamu düzeni” ve “milli güvenlik” gerekçeleriyle dernek kapatma, hesap engelleme ve yönetici gözaltına alma yetkisi— nüfusun tamamına, her şeyden önce de işçi sınıfına karşı kullanılmak üzere inşa edilmektedir.
Nitekim sansür dalgası kısa sürede LGBTİ+ örgütlerinin çok ötesine geçti. 12 Eylül’de Kaos GL ve Velvele’nin internet siteleri ile gazeteci Yıldız Tar ve Avukat Levent Pişkin gibi isimlerin sosyal medya hesapları engellendi.
13 Eylül’de üniversitelerdeki öğrenci topluluklarının 32 hesabı daha kapatıldı. Aynı gün Bakırköy 4. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 2026/9112 sayılı kararıyla engelleme, muhalif basını ve insan hakları örgütlerini kapsayacak biçimde genişletildi. Karar, 5651 sayılı Kanun’un “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesine dayanan 8/A maddesine dayandırıldı ve yaklaşık 850 bin takipçili Evrensel gazetesi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye, Barış Akademisyenleri, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), UMUT-SEN ve Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın da aralarında bulunduğu hesapları hedef aldı. İfade Özgürlüğü Derneği’nin listesine göre karar en az 50 X/Twitter ve 15 Instagram hesabını kapsıyor. Daha önce de başka birçok sol sosyal medya hesabının yanı sıra benzer bir takipçi kitlesine sahip olan soL Haber’in X hesapları engellenmişti. soL Haber, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) yayın organı; Evrensel ise Emek Partisi (EMEP) ile bağlantılı bir günlük gazetedir. Engellenen X hesapları arasında Umut-Sen de bulunuyor.
WSWS’nin uzun süredir vurguladığı gibi, Erdoğan hükümetinin polis devleti uygulamalarının başlıca hedefi, hayat pahalılığına ve sosyal saldırılara karşı harekete geçmeye başlayan işçi sınıfıdır. Son aylarda Bağımsız Maden-İş ve Umut-Sen liderlerinden Başaran Aksu, birçok kez gözaltına alındı ve tutuklandı. En son onunla beraber Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır da tutuklanmış, Aksu’nun açlık grevine başlaması ve yaygın tepkilerin ortasında 10 gün sonra serbest bırakılmışlardı. Bunlar, madenciler başta olmak üzere işçilere karşı polis devleti önlemlerinin giderek artan oranda uygulanmasının bir parçasıdır.
Hükümetin baskıyı tırmandırması, patlamaya doğru giden sınıfsal çelişkileri bastırma çabasının bir ürünüdür. Avrupa’nın en eşitsiz ülkelerinden biri olan Türkiye’de toplumsal eşitsizlik devasa boyutlara ulaşmış durumda. Hükümet yanlısı Türk-İş konfederasyonunun ağustos verilerine göre dört kişilik bir ailenin asgari açlık sınırı 37.388 liraya yükselirken asgari ücret sadece 28 bin lira olmaya devam ediyor. Düşük ücretler ve artan hayat pahalılığına ödenmeyen ücretler eşlik ediyor ve bu, son dönemdeki madenci eylemlerinin tetiklenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bunlara, kapitalist kâr sunağında artan işçi ölümler ekleniyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre 2025’te 94’ü çocuk olmak üzere en az 2.105 işçi iş cinayetlerine kurban gitti; 2026’nın sadece ilk sekiz ayında bu sayı 1.509’a ulaştı. Türkiye işyerinde ölümlerde de Avrupa’da başı çekiyor.
Bu koşullara karşı işçi sınıfının direnişi de giderek büyüyor. İzmir Aliağa’daki Smart Güneş Teknolojileri fabrikasında, işçilerin yüzde 98’i Türk-İş’e bağlı şirket yanlısı Tes-İş’ten istifa ederek DİSK’e bağlı Enerji-Sen’de örgütlendikten sonra örgütlenmeye öncülük eden 7 işçi işten çıkarıldı. İşçiler 11 Eylül’de üretimi durdurdu ve fabrikayı dört gün terk etmedi.
Erdoğan hükümeti ile hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan arasındaki müzakerelerin bir parçası ve destekçisi olan DEM Parti, operasyonları ve engelleme kararlarını kınarken kendi pozisyonunun tutarsızlığını gözler önüne serdi. Partinin X hesabından yapılan açıklamada “Türkiye’nin barışı ve demokratik çözümü tartıştığı böylesi tarihsel bir dönemde, her gün toplumun başka bir kesiminin hedef gösterilmesi; siyasetçilerin, hak savunucularının, gazetecilerin, yazarların ve akademisyenlerin sesinin kısılmaya çalışılması kabul edilemez,” denildi.
Açıklamadan Erdoğan hükümetinden “daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük” talep edildi. Bu, nafile bir beklentidir ve esasen işçileri ve gençleri Ortadoğu’da derinleşen emperyalist yeniden paylaşımın ortasında Erdoğan rejiminin rolü konusunda tamamen yanlış yönlendirmeye hizmet etmektedir. Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, Ankara-PKK anlaşmasının bir “barış süreci” değil, emperyalizmin Ortadoğu’daki yeni savaş planlarına tabi olarak Türk ve Kürt burjuva önderlikleri arasında kurulan gerici bir ittifak olduğunu başından itibaren açıklamıştır.
Mart 2025’ten bu yana 35 belediye başkanı tutuklanan Kemalist Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve ondan ayrılan Yeni Parti demokratik ve sosyal hakları savunmaktan tümüyle acizdir. Bu emperyalizm yanlısı burjuva partileri, Erdoğan hükümetiyle ve ondan kopan sağcı partilerle her an uzlaşmaya hazırdır ve her şeyden çok bağımsız bir işçi sınıfı seferberliğinden korkmaktadır.
Tüm bu partileri birleştiren ve onları işçi sınıfının, gerçek barışın ve demokrasinin karşısına yerleştiren ortak payda, burjuvazinin çıkarlarına ve NATO emperyalizmine sadakatleridir. Bu yıl 6-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi olağanüstü hâl benzeri koşullarda yapıldı. Zirve, ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da başlattığı ve eylül ayında yeni saldırı dalgalarıyla süren İran savaşının, Ukrayna’da Rusya’ya karşı tırmandırılan NATO savaşının ve Gazze’de süren soykırımın ortasında toplandı. Bu savaşlar ve artan silahlanma, içeride işçi sınıfına karşı siyasi baskının ve sosyal saldırının tırmandırılmasını gerektirmektedir. Seçme ve seçilme hakkının giderek ortadan kaldırılması, artan sansür, sol ve muhalif örgütlerin kriminalize edilmesi ve işçi mücadelelerinin bastırılması, bu savaş hazırlığının içerideki uzantılarıdır.
WSWS ve Sosyalist Eşitlik Partisi, bu baskılara karşı çıkmakta; tutuklu ve gözaltındakilerin derhâl serbest bırakılmasını, erişim engellerinin kaldırılmasını ve siyasi soruşturmaların düşürülmesini talep etmektedir. Hedef alınan örgütlerle aramızdaki siyasi farklılıklar ne olursa olsun, siyasi faaliyet ve örgütlenme haklarını koşulsuz olarak savunuyoruz.
Bu haklar ancak işçi sınıfının, sendika bürokrasilerinden ve bütün burjuva partilerden bağımsız olarak, işyerlerinde kuracağı taban komiteleri temelinde seferber olmasıyla savunulabilir. Demokratik hakların savunusu, emperyalist savaşa ve onu doğuran kapitalist sisteme karşı sosyalist bir program temelinde işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin inşasından ayrılamaz.